Beslemeler:
Yazılar
Yorumlar

Alibey Adası Cunda

Cunda Mührü

Cunda Mührü

Sayın “Ayvalık dostu” emekli kitapçı,yazar Ahmet Yorulmaz’ın Ayvalık’ı Gezerken 5 isimli kitabında yazdığına göre: Ayvalık’ın karşısındaki adaya Cunda deniyor.Bu adın Piri Reis’in Kitab-ı Bahriye’sinde geçen Yunda Adalarından Galat olduğu sanılıyor.Ulusal Kurtuluştan sonra, emperyalist düşmana ilk karşı koyan kahraman komutanın anısına adaya “Alibey Adası” adı verildi.Her iki isim de kullanılmaktadır bugün. Bazı gezginlerin, halktan birisinin adaya “Cunda” demesini yadırgamamaları, isimde Rumluk aramamaları gerekir.Çünkü Ayvalıklı Rumlar buraya “kokulu ada” anlamına gelen “Moshonis” adını vermişlerdi.Bunun da ünlü bir korsandan geldiği kayıtlıdır.

…Cunda adını yadırgayanlara, adaya ait bir Osmanlı mührünü yazıp çevirelim:

Mühürde biri Arapça, diğeri Latin rakamlarıyla kazılmış bir tek tarih vardır: 1862. Mührün dış kenarında büyük harflerle ve Yunanca “Dimarhia Moshonision”,ortasında Arapça harflerle “Daire-i Belediye, Cezire-i Cunda”(Buradaki Cunda kelimesi tartışma konusudur) yazılıdır: “Cunda Adası,Belediye Dairesi”deniyor.Ama ne var ki Osmanlı bu adaya Cunda derken,Ortodoks tebası Moshonis diyordu!

Diğer iddiayı da aynen aktarıyorum;
“Alibey Adası ve yöresinin, İ. Ö Herodot tarafından Ekatonisos olarak anıldığını görüyoruz. Coğrafyacı Strabon ise, Ekatos , Apollon’dan başkası değildir ve son derece kutsanan bir Tanrıdır diyor. Daha sonra yöreye Moshonisia denmeye başlanmıştır. Moshos ismi için de iki fikir ileriye sürülmektedir. Biri yöredeki bitkilerden yayılan güzel kokulardan esinlenildiği, diğeri de eski çağlarda yöre adalarında barınan Moshos adında bir korsandan bu ismin alındığı yönündedir. Yöreyi incelediğimizde , yalnız üstünde yaşadığımız adanın (Cunda) bitki örtüsünün zengin olduğunu görürüz. Diğer adaların boş ve çalılarla kaplı olduğunu görüyoruz. ( Moshonisia çoğul bir deyimdir bütün adaları kapsar). Öteki adalarda güzel koku yayan bitkiler olmadığına göre, bu adaların arasında barınan korsan Moshos’tan bu ismin alınmış olması akla daha yakındır. Cunda isminin yanlış okunan bir sözcükten kaynaklandığını yıllardan beri söylüyor ve ısrar ediyorum. Cunda , ne Türkçe ne de Yunanca bir sözcük değildir, İtalyanca bir sözcüktür, ve biz sözcüğün bir uç anlamında olduğunu çocukluğumuzdan beri biliyoruz. Bazıları bu sözcüğün İtalyanca’da yatay serenlerin her iki başı anlamına geldiğini söyler. Adanın gemi sereni ile ne ilgisi var? Sözcüğün doğru olduğunu ve adaya yakıştırılmış bir deyim olduğunu kabul etsek bile, bu Cunda sözcüğünün , Ayvalık’ın cundası, yani Ayvalık’ın ucu olarak söylenmiş olması gerekir (İzmir’in Karşıyaka’sı gibi). Piri Reis 1513 yılında meydana getirdiği “Kitab-ı Bahriye” adlı eserinde , Pirgos (Maden Adası) Limanı ile diğer adaları inceliyor ve Yunda Adaları olarak kitabında belirtiyor. Kıyıları en ince ayrıntılarına kadar anlattığı halde Ayvalık’tan söz etmemektedir. Kanaatimize göre boğaz , çok sığ-bir diz boyu derinliğinde – olduğu için limana girememiştir Tarihi olayları dikkate aldığımızda , Ayvalık Köyü’nün o tarihte çok küçük te olsa kurulması gerekir. Piri Reis’in kitabında kullandığı “Yunda” kelimesini Türkler kullanmıştır ve 1862 yılında Osmanlı yönetimi ile Rum toplumu uyuşarak belediyeyi kurduklarında belediye için yazdırdıkları ilk mührün dış kenarına Yunanca büyük harflerle “Dimarhia Moshonisia” (Belediye Moshonison), mührün ortasında da Osmanlıca olarak “Daire-i Belediye , Cezire-i Yunda” yazılmıştır. Mührün fotoğrafı elimizdedir.Mührün ortasındaki Osmanlıca yazının yanlış okunması sonucu , Cunda sözcüğünün ortaya çıkmış olduğunu anlıyoruz. Çok az Osmanlıca bilmeme karşın mührün Osmanlıca bölümünü “Cezire-i Cunda ” değil “Cezire-i Yunda” olarak okuyorum. Yıllardan beri mührü doğru okutamadım. Yaptığım araştırmada aslen ada doğumlu ve değişimle Yunanistan’ a göç etmiş bulunan Prof. Yazar Sitças Karaiskaki’nin “Vatanım Moshonisia” adlı kitabında , Türkler’in adaya Yunda adası dediklerini yazar . Piri Reis ve Sitças Karaiskaki’nin yazdıklarına bakılırsa , mührü doğru okuduğum anlaşılır. Adadan ayrılmış olan Rumlar’ın hiç biri Cunda sözcüğünü bilmemektedir.”

20/6/1998 Ali Onay

http://lazeyn_kultur.sitemynet.com/cunda
Tarih: 12.03.2004

Ali İhsan Tatlıcı’nın Kantini

Ali İhsan Tatlıcı

Ali İhsan Tatlıcı

ALİ İHSAN TATLICI

Ah ah….! Nerede o Ali İhsan Amca’nın köfte ekmekleri, acılı turşu suları diye başlamak istiyorum.

Ali İhsan Amca yani babam yani dünyanın en iyi Ali İhsan amcası, en iyi babası, en iyi dedesi bir tarihtir.

Onun kantini Ayvalık Lisesi’nin “İhsan Eşsiz Pavyonu” diye anılan, Ayvalık Lisesi’nin tuvaletlerinin duvarında yaklaşık 5 metrekarelik küçücük bir mekandı. Ancak öyle bir mekandı ki herkesin gözünde koskoca bir saraydı, oraya girip o mübarek insana yardım etmek mukaddes bir görevdi.

Çok sevdiğim bir ağabeyim bir gün bana “Oğlum senin baban kimdi biliyor musun Ayvalık’ın 35 sene namus bekçiliğini yapmış mübarek bir insandı” demişti.

Yahu neresinden başlayayım bilmiyorum. Bir sefer kantinde bütün mamulleri rahmetli babaannesi yapardı, kızlara dili sürçtü numarası ile kıçım derdi, erkeklere işte şu kız sana aşık der birbirlerine ilgi duymalarını sağlardı yani Ali İhsan amcanın kantini bir alışkanlık hatta tiryakilikti.

Bu güzel insanın okuma yazması yoktu. Ancak Ali İhsan Amca’nın bu özelliğini ailesinden başkası bilmezdi. Zira bu zat-ı muhterem Ayvalık Gençlik Kulübü yararına 3-4 tiyatro oyununda başrol oynamıştır. Rolünü kızı Vasfiye okur o ezberlerdi. Böyle muhteşem de bir yönü vardı yani çok şen çok sevecen çok iyi bir insandı.

Nisan bir şakası Ali İhsan Amca’nın kantininde çok başkadır. Bütün öğrenciler onu kandırıp kantinden bedava alış veriş yapma sevdasındadır, ancak kurnaz kantinci temkinlidir. Akşamdan evinde yarım dosya kağıdına büyük harflerle aklımda yazar sırtındaki giysinin arkasına iğneletir. Tabi öğrenci hevesle gelir misal Ali İhsan amca bir gofret versene der. Tabi yavrum deyip gofreti almak için sırtını döner öğrenci aklımda yazısını okur ve Ali İhsan Amcasına nisan bir şakasını yapamamış olur. Ancak aynı zamanda çok merhametli olan bu güzel insan eğer gelen çocuk fakir bir çocuk ise arkasını dönmez ve çocuğun ona nisan bir şakası yapmasına müsaade edip onu sevindirir.

En son bölümde kendimden bir şeyler anlatayım. Ben babamın üç numaralısıyım yani tekne kazıntısı babamın kantinine son altı sene yardımım dokundu. Yani o meşhur babaannesinin rolünü üstlendim. Şöyle ki okuldan çıkıp eve geldiğim zaman babamın ertesi gün satacağı köfte ekmeğin o meşhur tükürük köftesini yaklaşık 6 kg karıp küçük küçük köfteler haline sokmam vazifemdi.

Atilla Tatlıcı
a.tatlici@jantsa.com.tr

Ali Onay

Ali Onay

Ali Onay

ALİ ONAY

1918 yılı Girit-Resmo doğumlu Ali Onay, 1924 yılında Büyük Mübadele ile gelip yerleştikleri Ayvalık Cunda (Alibey) Adası’nda yaşıyor. Çocuk yaşlarda babasının kurduğu yağhanede başlar çalışmaya. Askerlik sonrası yağ fabrikasını kurar, maden işletmeciliğiyle uğraşır bir süre. 1942 yılında Fatma Hanım’la evlenir. Bu evlilikten üç çocuk olur. Fatma Hanım’ın ölümünün ardından derin bir yalnızlık hissettiği Ayvalık-Cunda’daki evinde görüştük kendisiyle…

Anılarla dolu bir ev… Aile yadigarı fotoğraflar ve eşyalarla bezenmiş eski, şirin bir Ayvalık evindeyiz. 2003 yazının en sıcak günlerinden biri yaşanıyor. Karşımızda 85 yaşında gözlerinde ve sözlerinde Büyük Mübadele’nin izlerini taşıyan Ali Onay… Duvar saatinin gongları eşlik ediyor yaşam anlatısına. Her gongun vuruşuyla tersine akıyor zaman. 22 Mayıs 1924 günü Girit Resmo Limanı’ndan kalkan Türkiye gemisinin güvertesinde buluveriyoruz kendimizi, 6 yaşlarında küçük bir çocuk ilişiyor gözümüze…

Girit Adası Yunanistan’a ilhak olduktan sonra oradaki halk himayesiz, ortada kaldı. Ticaret hayatı sona erdi, baskılar arttı. Babam 1896 ve 1906 yılında iki sefer Ayvalık’a gelmişti ve bilhassa adaya (Cunda Adası) geleceğimizi haber aldığı zaman çok sevindi. 1923 Lozan Anlaşması’ndan sonra yaşanan büyük mübadele ile pek çok insanın hayatı değişir. Yunanistan’da yaşayan Türkler buraya, burada yaşayan Rumlar da Yunanistan’a gönderilirler.  İşte onlardan biri de o tarihlerde beş-altı yaşlarında olan Ali Onay ve ailesidir:

“O zaman Girit’te komisyonlar kuruldu. Herkesin malları ve bu malların değerleri tespit edildi. Sefere çıkacağımız zaman hazırlıklar yapıldı, denkler toplandı, sandıklar tanzim edildi. O arada babamın paraları nasıl geçireceği endişesi başladı. Bizim çok yüksek bir karyolamız vardı, hiç unutmam sarıydı rengi, ayakları bu kadar (eliyle karyola ayaklarının genişliğini göstererek). Babam onların alt tekerleklerini çıkarttı ve bunların içine altınları doldurdu. Karyola ayaklarını hususi bir kasa yaptı, çemberlerle bağladı, çaktı. Onları hep yanında taşıdı Türkiye’ye gelene kadar. Annem, babam, iki kardeş, halam, halamın eşi ve kızı; yedi kişi Cunda’ya geldik. Yolculuk iki-üç gün sürdü. Türkiye sahillerinde ışıklar göründüğünde, herkes geminin sahil tarafına hücum edince gemi yalpaladı. Kaptanın  yolcuları uyardığını hatırlıyorum. (*) Adaya ayak bastığımızda  1924 yılının mayıs ayı cumartesi günüydü, ikinci Türkiye Vapuru’yla geldik. Adaya geldiğimizde, bizden altı ay evvel birinci türkiye seferiyle gelenler ve Midilli’den göçenler bizi rıhtımda davullarla karşıladılar. Ve dediler ki: “Siz 15 gün karantina altına alınacaksınız.” Sahilde o zaman ayakta duran bir fabrika vardı. Rumlardan kalma, papazın sarayı denen metruk bir bina. Bütün mübadillerin eşyaları oraya kondu. Babam o 4 karyola ayağını en dibe sakladı ve sandıkları onların üzerine yığdı. Orada 15 gün kaldık. Ondan sonra bize bir ev verdiler. Öyle bir ev verdiler ki sandıklarımız bile sığmadı eve.

Bir türlü sığdıramazlar eşyalarını bu eve. Kısa bir süre sonra yola çıkmadan doldurdukları mal beyanlarının ışığında verilen  yeni evlerine taşınırlar: “Hükümet oradaki mallarımızı beyan ettiğimiz formüllere (belgelere) bakıp bin kök zeytin ağacı, beş-altı dönüm arazi ve hala oturduğumuz evi uygun gördü. Tüm bunlar Girit’te bıraktığımız malların %40′ı kadardır.  Kalanı devletin uhdesinde, devletin kasasına kaldı.”

Yağhaneden fabrikaya

Babası Hasan Bey Girit’teki gibi ticaretle uğraşmaya karar verir burada da. Kurduğu sabunhanede dönemin en iyi ustalarını bir araya getirir. Bir süre sonra da yağhanesini kurar. “O zaman yağhanede atla dönüyordu taşlar.” Binayı maliye bakanlığından satın alan Hasan Bey makinelerini de dışarıdan getirir. Bu arada babasıyla çalışmaya başlayan Ali Onay eğitimine devam edemez: “İlkokulu bitirdim, paralı ortaokula gittim ama babam okulu bırakmamı istedi. Çünkü yaşlıydı. “İşlerimizi kim idare edecek?” dedi. Ama çok iyi yetiştim onun yanında. Piyasa adamı oldum.” 1938 yılında babasını kaybeder Ali Onay. “O günlerde babam çağırdı, ‘Bak oğlum ben öleceğim. Annen, kardeşin sana emanet, sen evin büyüğüsün’ dedi ve vefat etti. Tabii annem çok akıllı bir insan, hemen bize sarıldı ve ondan sonra 1940′ta benim askerliğim başladı. O zaman işin başına  (babasından kalma yağhane) bir müdür koydum ve askere gittim.” Askerlik dönüşü zeytin yağı fabrikası kurar ve kardeşini de yanına alır.

Bozulan Ekonomi

“Efendim, ben Cumhuriyet Halk Partisi’ne 1944 yılında iktisab ettim, başkan seçildim. Ama 1946 yılından sonra, İnönü’nün verdiği kararla Demokrat Parti kuruldu. Memleket demokrasiye kapıyı aralamaya başladı.” İkinci dünya savaşı yıllarının ardından bir türlü düzelmeyen ülke ekonomisinin olumsuz gidişinden Ali Onay da etkilenir. “İşimizi çeviremedik. Bizim evde olaylar ancak yemekten sonra gündeme gelirdi. Masada annem “Çocuklar dikkat ediyorum sizin bu şartlarda borçlarınıza son vermeniz mümkün değil.  Onun için mal satacağız ve borçlarınızı ödeyeceksiniz. Bir insanın onuru zedelenirse piyasada bir daha tutunamaz.”dedi. Ve anneciğim hiçbir şey demeden tıkıt tıkır malını sattı ve biz borçlarımızı kapattık. O zamanın parasıyla 350 bin liraydı borcumuz.  Şimdi bir ayakkabıcıya versen almaz. O zaman büyük bir servetti.” Yine bu tarihlerde madencilikle de ilgilenir Ali Bey: “Yine işlerimiz tıkandı. 1949′la 1951 arasında bir ortak bulduk ve haksızlığa uğradım. Madencilikten vazgeçtim.” 1999 yılında doğduğu topraklara Girit’e gider Ali Bey:

“Doğduğum evi, çiftliği aradım. Resmo’da çocukluğuma ait iz bulamadım. Bu beni çok üzdü. Doğrusu doğduğum evi görmek istiyordum. Lozan’da Nüfus Mübadelesi Sözleşmesi imzalandıktan sonra benim orada bir hakkım olmadığını anlayan biriyim. Girit benim doğduğum anam, ama yine de Girit’e en ufak bir nostalji duymuyorum (**)

“Cunda değil Yunda”

Yıllarını verdiği, 80 yıldır yaşadığı Ayvalık ve Alibey Adası’nı çok sever Ali Onay: “Alibey Adası ve Ayvalık, dört başı mamur iki tane küçük şehir. Rumlar 35 bin nüfus diyor, ama ben bunu tenkit ettim. Araştırdım, 20 bindi Ayvalık’ın nüfusu. Alibey Adası’nda büyük sabunhaneler vardı. Bir sürü yağ depoları, beş tane büyük kilisesi, iki tane aile kilisesi vardı ve bunların hepsini hatırlıyorum, içlerine girdim, biliyorum. Eğer o kiliseler ayakta kalmış olsaydı, bugün Alibey Adası bir müze şehir olacaktı. Ayvalık’tan bahseden kitaplarda diyorlar ki, Rumlar kurdu. Benim yaptığım araştırmalarda Ayvalık’ı Türkler kurmuş. Bildiğiniz gibi 1968′den sonra turizme açıldı burası ama şimdi her yer betonlaşıyor. Bir de Cunda Adası var! Türkler buraya Yunda Adası diyorlardı. 1513 yılında Piri Reis buraya geldiği zaman civar adaları gezer. Piri Reis’in neşrettiği kitabında, Yund Adaları der buraya. O günden 1924 yılına kadar Osmanlı’nın bütün yazışmalarında adı böyle geçer. Buraya gelen mübadillerden bir akıllı yahut bilgisiz, oradaki yazışmları yahut belediyedeki kayıtlarda “Yunda”yı “Cunda” okudu. Cunda’yla adanın hiçbir ilgisi yok. Bu bir cehaletin, bir Türk cahilinin ortaya çıkardığı bir sözcük…”

Giritliler daha medeniydi…

“Zirvede yaşadık biz çocukluğumuzu. Mesela karşı komşularımız vardı. Babam hususi çinko tabaklar aldıve anneme yemek pişirtiyordu, onlara her gün yemek veriyordu. Eğlenceler tertip edilirdi. Vals, polka, sirto. Bunları hep Girit’ten getirdik biz. Bu kültürleri İtalyanlar bizimkilere öğretti Girit’te. Biz çok medeniydik. Mesela buraya gelen Midillililerden yalnızca bir tane aile pantolonluydu, diğerleri poturlu (yöresel özellikler taşıyan şalvar). Mesela Birinci Büyük Millet Meclisi’nde çok Giritli vardı. Neden? Medeniydiler, yüksek tahsilleri vardı. Şimdi bakınız, ben hep şunu müdafaa ediyorum, Yunanlar ve Türkler aynı bölgede yaşadıkları için biz ayni taabiyete mensup insanlarız. Kanlarımız karışık, bütün huylarımız benziyor, suratlarımız benziyor. Onun için bu bölgenin insanları mutlaka aralarındaki ihtilafları halledip kardeş gibi geçinmek zorundadırlar. Ve bakınız kardeş gibi geçinmeyi sağlarlarsa harp malzemesine verdikleri trilyonlar halka kalacaktır, bünyede kalacaktır ve bölgenin en kuvvetli iki halkı olacaktır.

(*), (**) Bu iki bölüm Ali Onay’la yapılan bir söyleşinin de yer aldığı, İskender Özsoy’un derlediği Bağlam Yayınları’ndan çıkan “İki Vatan Yorgunları” kitabından alınmıştır.

Not: Bu yazı 7 Eylül 2003 tarihinde Milliyet Gazetesi’nin Pazar Eki’nde yayınlanmıştır. Ali Onay ile yapılan söylesi Türk Tarih Vakfı’nın “Tarihe 1000 Canlı Tanık Projesi” kapsamında  gerçekleştirilmiştir.
Danışmanlar: Doç. Dr. Aynur İlyasoğlu, Doç. Dr. Esra Danacıoğlu
Proje Koordinatörü: Gülay Kayacan
Görüşmeyi Yapan: Hakan Koçak
Görüşme Kayıt Süresi: 3 saat
Deşifre Redaksiyon: Sevil Üzrek
Görüntü Kaydı: Tamer Üstel
Yayına Hazırlayan: Tuba Çameli.

Ayvalık İzlenimleri

Ali Bey (Cunda) Adası bu gezilerimizin merkezi oldu diyebilirim. Son yıllarda gerek yazılı gerekse görsel basında bir yıldız gibi parlamaya başlayan geçmişin bu eski ve sessiz adası bir anda tarihinin belki de en hareketli günlerini yaşamaya başladı. Aslına bakarsanız dışarıdan gelmiş biri için Cunda Adası söylenilenlerin tersine çok sakin ve sessiz gelebilir. Çeşme, Bodrum ve Kuşadası gibi tatil yöreleriyle karşılaştırılamayacak bir dinginlik de söz konusudur. Bu aşamada Ayvalık ve Cunda’dan ne beklediğiniz sorusu öne çıkmaktadır. Vereceğiniz yanıta göre tatiliniz güzel ya da sıkıcı geçecektir.

Hemen söyleyeyim. Ayvalık’ı tercih eden ve bu tercihlerinden dolayı büyük haz alan insanlar için birinci derecede önemli olan sakinlik, doğa ve tarihsel dokudur. Başta da belirttiğim gibi ülkemizin gözde ve popüler mekânlarının tersine Ayvalık’ta hızlı bir gece yaşantısı ve sabaha dek süren çılgın eğlenceler aramak pek doğru olmayacaktır. Doğal güzellikler açısından memnun kalma şansınızı yüksek buluyorum. Zira denizin temizliği ve korunmuş sahiller, koylar farklı tatlar almanıza aracılık edecektir. Tarihsel dokuya gelince Ayvalık’ı Ayvalık yapan yegâne özelliğin tarihinden kaynaklandığını söylemek yanlış olmaz. Günümüzde Türkiye’sinde bir kentte değil bir semti, tarihsel dokusunu bütünüyle korumuş bir sokağı dahi bulmak zor artık. Türkiye’de Ayvalık’tan başka Safranbolu, Mardin ve Birgi gibi değişmeden kalmış ve korunmaya alınmış pek az yerleşim yeri olduğunu söyleyebiliriz.

Cunda Adası’nın merkezinde ilk gözünüze çarpacak olan, adanın mimari yapısı ve deniz kıyısına sıralanmış restaurantlar olacaktır. Son dönemde özellikle deniz kıyısındaki yapıların yeniden onarılarak ya da kahvehane, bar veya lokanta şeklinde yeniden düzenlenerek hizmete açıldıklarına şahit oluyoruz. İzmir’deki ikinci kordon misali Cunda’nın deniz kıyısına bakan yapılarının hemen arkasında yer alan sokak da kısa sürede etkileyici bir değişim geçirmiş. Deniz kenarında rakı balık keyfi yapmak isteyeceklerin beklentilerini yöreye has mezelerle fazlaca karşılayacağından şüphe duymadığım bu restaurantların yanı sıra bir şeyler içmek veya atıştırmak isteyenler içinde çeşitli alternatifler mevcut. Denize karşı oturup çay-kahve içmek, sakızlı dondurma yemek ya da lokma tatmak diğer alternatifler olarak sıralanabilir. Bilenler bilir. Bir iki sene öncesine kadar hediyelik eşya vb. şeyler satan tezgâhlar restaurantlarla birlikte aynı mekânı paylaşmaktaydı. Bu durum özellikle kalabalık yaz akşamlarında sahil boyunca yürümek isteyenlerin neredeyse yürümesini imkânsız hale getiriyordu. Sorun bu tezgâhların Nuri Zarplı İlköğretim Oklunun yakınlarında açılan çarşıya taşınmasıyla ortadan kalktı.

Cunda’yı başka bir açıdan daha incelemekte fayda var: Kültürel Miras! Türkiye’nin zenginlerinin de ayrı bir ilgi gösterdiği bu ada mimari açıdan değerli birçok yapıyla dolu. 1924 Türk-Yunan Mübadelesi ile Ayvalık ve Cunda’dan ayrılan Rumların bıraktıkları hala ilk günkü kadar sağlam ve gösterişli. Bu yılki tatilimde adada yer alan iki kilise ve bir manastırı detaylı inceleme fırsatı buldum. Bunlar Taksiyarhis ve Ayos Yannis Kiliseleri ile Ayışığı (Ay Dimitri Ta Selina) Manastırıydı.

Taksiyarhis Kilisesi Cunda Adası’nın merkez kilisesiydi. Bu nedenle adanın en büyük mimari eseri olarak tasarlanıp 1873 yılında yapımı tamamlandı. Kendimi bildim bileli Cunda’nın bu mağrur fakat bitkin yapısını her zaman büyük bir zevk ile ziyaret etmişimdir. Böyle bir yapının neden değerlendirilemediği sorusu arkadaşlarımla kafa yorduğumuz bir konuydu. Sevgili büyüğüm ve Ayvalık için büyük bir şans olarak gördüğüm sayın Ahmet Yorulmaz’ın Ayvalık’ı yazarken kitabında bu kilise ile ilgili yazanlara göz attığımızda bugün yıkılmaya yüz tutmuş bu yapının aslında ilginç bir hikayesi olduğunu öğreniyoruz.

1936 yılında Taksiyarhis Kilisesi’nin çanı yerinden sökülür ve Ayvalıklıların “Kurufitilya Tepesi” dedikleri tepe yerleştirilir. Amaç yaklaşmakta olan ikinci dünya savaşı sırasında olası bir saldırıyı halka haber vermektir. Ancak Midilli’ye kadar gelen Almanlar öteye geçmez çan savaş yıllarında kullanılamaz. Sonraki yıllarda çanın korunması gündeme gelmişse de Ayvalık’ta bir müze olmaması nedeniyle çan yeni evine yani Bergama Müzesi’ne gönderilir. Almanya’da yapılmış olan çanın üzerinde yapımcı firmanın adı ve adresi var. Yunanca olarak da “Ali Ağa, E.A.Baltazi, 1863” yazısı bulunuyor. Yine sayın Yorulmaz’ın Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi öğretim üyelerinden Ayvalıklı Prof. Dr. Ömer Özyiğit’e dayandırdığı bilgiye göre Baltazi Menemen kökenli, varsıl bir aileye mensup Osmanlı Rumudur. Bornova’da bir köşkleri, ayrıca Aristid ve Edmond Baltazi adında iki kardeşi olduğu biliniyordu. Kardeşlerden biri 1880-82 arasında Fransızların Mirina kazılarının komiserliğin yapmıştır. Sonuçta E.A.Baltazi kardeşler Menemen sınırları içerisinde yer alan Ali Ağa’da oturdukları dönemde Ayvalıklı Rumların yapmakta oldukları kiliseye yaptırdıkları bu çan ile destek vermişlerdir.Bu gün onca emek verilerek yapılmış bu güzel eserin bakımsız hali insana hüzün veriyor. Daha önceki yıllarda restorasyon konusunda yapılan girişimlerin sonuçsuz kaldığını görüyoruz. Günümüzdeyse özellikle Yunanistan tarafından gelen restorasyon tekliflerinin geri çevrildiği de bilinen bir gerçek. Bunun altında bir takım siyasi nedenler olduğunu herkes biliyor ancak zaman bu güzel yapının aleyhine işliyor.

Bir dönem bu kilisenin bakımı Zehra Hanım isimli bir bayana verilmişti. Yaşı geçkin bu Hanım, yetkililer tarafından kapısına kilit vurularak korunmaya alınmış bu kiliseye göz kulak oluyordu. Yani etrafını temiz tutuyor içeriye herkesin her istediğinde girmesine mani oluyordu. Fakat aynı zamanda yaz aylarında ve kışın hafta sonları adaya gelen ve kiliseyi gezmek isteyenlere ufak bir ücret karşılığında kapıyı açıyor ve kilise hakkında bilgi veriyordu. O dönem kiliseyi ziyaret eden herkese kilisenin adının “Aya Nikola” olduğunu söylediğine defalarca şahit olmuştum. Bir dönem ufak bir karışıklığa neden olduğu halde sonraları imdada Ayvalık’ı Gezerken ve Ahmet Yorulmaz yetişmiş ve Yunan kaynaklarına dayanarak verdiği bilgilerle kilisenin gerçek isminin Taksiyarhis olduğunu nedenleriyle birlikte açıklayarak bir yanlışın düzeltilmesine yardımcı olmuştur.

Tatilde görebildiğim kadarıyla yapının iyileştirilmesi adına en ufak bir girişimde bulunulmamış. Ancak ilginç bir gelişme var o da kilisenin pencerelerine bağlanan çaputlar, mendiller. Şeytan Sofrası’nda şeytanın ayak izi olduğu iddia edilen yerin koruma kafesine bağlanmaya başlayan mendiller muhtemelen yer kalmayınca çevredeki ağaç ve çalılara doğru yayılım göstermişti. Aynı furyanın Taksiyarhis Kilisesi’nde de ortaya çıkması bana halkımızın bu yöndeki inançlarının sorgulanması gerektiğini düşündürüyor. Mendillerin yanı sıra birçok sönmüş mum izine rastlamak her ne kadar Yunanistan’dan gelen Yunan turistlerin marifetiymiş gibi görünse de son dönemde halkımızın da mum yakmak konusunda oldukça mesafe kat ettiğini unutmamak lazım.

Ayvalık tatilimizin deniz aktivitelerinin büyük bir kısmını Pateriça geçirmemiz bende Ay Işığı Manastırı’nı görme arzusunu kamçıladı. Her ne kadar birkaç kez manastırı görmek nasip olmuş ise de bunlar hep denizden ulaşım vesilesiyle gerçekleşmişti. Bir Ayvalık’lı olarak bu kültürel mirasa kara yolundan da ulaşmayı denemeliydim. Bundan da öte başarmalıydım. Pateriça’da yaşayan Hasan Dayı’dan koordinatları aldıktan sonra Arabayla ikinci köy diye bilinen yerleşim yerine kadar geldik ve arabayı park edip yola yayan devam ettik. Yarım saatlik bir yürüyüşten sonra Ay Işığı Manastırının batı duvarları karşımıza çıktı. Bu güzel manastırı 1998 yılında ilk kez ziyaret ettiğimde denize bakan cephesinin sağlamdı. Ancak geçen 9 yıl yapının ayakta kalan parçalarını yok etmiş. Yine Sayın Yorulmaz’ın kitabından edindiğimiz bilgiye göre bir kapısının üzerinde 1771, diğerindeyse 1795 tarihleri kazılı olan bu manastırın iki kez tamirat geçirdiğini düşündürüyor. Yine 1998’deki ziyaretimde manastırın içerisinde akmakta olan çeşme artık kurumuş. Konumu itibariyle harikulade bir yapı olarak tanımlayabileceğim bu manastırın da bir şekilde korunmaya alınması hatta turizme kazandırılması gerekiyor. Ancak bunun nasıl ve ne zaman olacağını kestirebilmek gerçekten imkânsız.

Manastırın içerisinde yer alan minik kilisenin dört duvarı ve çatısı hala sağlam. Ancak içeri girdiğinizde iki şey fark ediyorsunuz ilki hazine ya da gömü bulurum umuduyla kazılmış duvarlar ve yerde açılmış çukurlar. Beri taraftan çimento ile sıvanmış diğer duvarlar ve amatörce de olsa güçlendirilmeye çalışılmış kirişler vesaire. Define için kazmayı anladık da bu çimento ve diğer destek unsurları niçin diye soracak olursanız açıklaması şu: Ay Işığı Manastırı gezi tekneleri için önemli bir konaklama veri. Turistler bu manastırın karşısında denize girmeyi sevdikleri için gemilerin Ayvalık adalarını dolaşırken uğradıkları revaçta bir nokta burası. Eski ve harap da olsa böyle bir yerin bakımsızlıktan kaybedilmesi istenen en son şey. Bu yüzden yetkililerin yapmadığını halk kendi imkânlarıyla yapmaya çalışmış ve binanın çöküşüne geciktirmek adına içerisini kendi imkânlarıyla güçlendirmeye çalışmış. Ancak tabiî ki ideali bu tür bir çözüm değil ve yapının doğallığına zarar veren bir girişim.

Tüm bu olumsuz tabloya rağmen güzel gelişmelere şahit oldum. Bunlardan en güzeli Yine Cunda’da Âşıklar Tepesi olarak bilinen mevkide yer alan Agios Yannis şapelinin Rahmi Koç tarafından finanse edilen restorasyonunun tamamlanmasıydı. Burada ufak bir açıklama yapmakta fayda görüyorum. Şapel, Fransızca “chapelle” kelimesinin Türkçe okunuşu olarak karşımıza çıkmaktadır. Türk Dil Kurumu’nun Türkçe sözlüğünde; Kilisecik veya büyük kiliselerin içinde azizin adına ayrılmış küçük ibadet yerini ifade eder. Yine Ahmet Yorulmaz’ın Ayvalık’ı Gezerken isimli eserinin son baskısında “Eksoklisi” ifadesi kullanılmıştır. Yunan kaynaklarında geçtiğini düşündüğümüz bu kelime dağda, bayırdaki küçük kiliseler veya kır kiliseciği anlamında kullanılmaktadır.

İşte Cunda’nın Âşıklar Tepesi’nde yer alan Aziz Yahya’ya atfedilmiş bu kilisecik Edremitli iki keşiş tarafından İstanbul’un fethinden kısa bir süre önce yapılmış. Rahmi koç tarafından onarılıp kütüphaneye dönüştürülmüş. The Coca Cola Company’nin icra kurulu başkanı Ayvalık doğumlu Muhtar Kent, babası Necdet Kent’in kitaplarının kütüphaneye bağışlanmasıyla etkileyici bir kültür merkezine dönüşen bu yapı Ayvalık için büyük bir şans. Umarım bakıma muhtaç diğer yapılar da bu şekilde onarılıp sanat ve kültür merkezleri olarak Türkiye’nin hizmetine açılır.Şapelin ağustos ayı içerisinde yapılan açılışına Ayvalık Kaymakamı, Ayvalık Belediye Başkanı, Uluslararası Ege Yat Rallisi için Ayvalık’ta bulunan konuklar katıldı. Ayrıca açılışa davet edilen Fener Rum Patriği Bartholomeos nedeniyle Yunan Adalarından çok sayıda davetli de Ayvalık’a geldi.

Gördüğüm kadarıyla Ayvalık gün geçtikçe gelişiyor ve güzelleşiyor. Özellikle bir kültürel miras olarak kabul edilmesi, korunması ve geliştirilmesi yönünde çaba sarf edilmesi sevindirici gelişmeler. Kısa bir süre önce onarımları tamamlanan Saatli ve Çınarlı Cami, şimdi Ayos Yannis Şapeli’nin onarılarak Necdet Kent Kitaplığı’na dönüştürülmesi ilerisi için umutlu olmamızı sağlıyor. Umarım bu gelişmeler hız kesmeden devam eder.

Yiğit Açık

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.