
Ali Onay
ALİ ONAY
1918 yılı Girit-Resmo doğumlu Ali Onay, 1924 yılında Büyük Mübadele ile gelip yerleştikleri Ayvalık Cunda (Alibey) Adası’nda yaşıyor. Çocuk yaşlarda babasının kurduğu yağhanede başlar çalışmaya. Askerlik sonrası yağ fabrikasını kurar, maden işletmeciliğiyle uğraşır bir süre. 1942 yılında Fatma Hanım’la evlenir. Bu evlilikten üç çocuk olur. Fatma Hanım’ın ölümünün ardından derin bir yalnızlık hissettiği Ayvalık-Cunda’daki evinde görüştük kendisiyle…
Anılarla dolu bir ev… Aile yadigarı fotoğraflar ve eşyalarla bezenmiş eski, şirin bir Ayvalık evindeyiz. 2003 yazının en sıcak günlerinden biri yaşanıyor. Karşımızda 85 yaşında gözlerinde ve sözlerinde Büyük Mübadele’nin izlerini taşıyan Ali Onay… Duvar saatinin gongları eşlik ediyor yaşam anlatısına. Her gongun vuruşuyla tersine akıyor zaman. 22 Mayıs 1924 günü Girit Resmo Limanı’ndan kalkan Türkiye gemisinin güvertesinde buluveriyoruz kendimizi, 6 yaşlarında küçük bir çocuk ilişiyor gözümüze…
Girit Adası Yunanistan’a ilhak olduktan sonra oradaki halk himayesiz, ortada kaldı. Ticaret hayatı sona erdi, baskılar arttı. Babam 1896 ve 1906 yılında iki sefer Ayvalık’a gelmişti ve bilhassa adaya (Cunda Adası) geleceğimizi haber aldığı zaman çok sevindi. 1923 Lozan Anlaşması’ndan sonra yaşanan büyük mübadele ile pek çok insanın hayatı değişir. Yunanistan’da yaşayan Türkler buraya, burada yaşayan Rumlar da Yunanistan’a gönderilirler. İşte onlardan biri de o tarihlerde beş-altı yaşlarında olan Ali Onay ve ailesidir:
“O zaman Girit’te komisyonlar kuruldu. Herkesin malları ve bu malların değerleri tespit edildi. Sefere çıkacağımız zaman hazırlıklar yapıldı, denkler toplandı, sandıklar tanzim edildi. O arada babamın paraları nasıl geçireceği endişesi başladı. Bizim çok yüksek bir karyolamız vardı, hiç unutmam sarıydı rengi, ayakları bu kadar (eliyle karyola ayaklarının genişliğini göstererek). Babam onların alt tekerleklerini çıkarttı ve bunların içine altınları doldurdu. Karyola ayaklarını hususi bir kasa yaptı, çemberlerle bağladı, çaktı. Onları hep yanında taşıdı Türkiye’ye gelene kadar. Annem, babam, iki kardeş, halam, halamın eşi ve kızı; yedi kişi Cunda’ya geldik. Yolculuk iki-üç gün sürdü. Türkiye sahillerinde ışıklar göründüğünde, herkes geminin sahil tarafına hücum edince gemi yalpaladı. Kaptanın yolcuları uyardığını hatırlıyorum. (*) Adaya ayak bastığımızda 1924 yılının mayıs ayı cumartesi günüydü, ikinci Türkiye Vapuru’yla geldik. Adaya geldiğimizde, bizden altı ay evvel birinci türkiye seferiyle gelenler ve Midilli’den göçenler bizi rıhtımda davullarla karşıladılar. Ve dediler ki: “Siz 15 gün karantina altına alınacaksınız.” Sahilde o zaman ayakta duran bir fabrika vardı. Rumlardan kalma, papazın sarayı denen metruk bir bina. Bütün mübadillerin eşyaları oraya kondu. Babam o 4 karyola ayağını en dibe sakladı ve sandıkları onların üzerine yığdı. Orada 15 gün kaldık. Ondan sonra bize bir ev verdiler. Öyle bir ev verdiler ki sandıklarımız bile sığmadı eve.
Bir türlü sığdıramazlar eşyalarını bu eve. Kısa bir süre sonra yola çıkmadan doldurdukları mal beyanlarının ışığında verilen yeni evlerine taşınırlar: “Hükümet oradaki mallarımızı beyan ettiğimiz formüllere (belgelere) bakıp bin kök zeytin ağacı, beş-altı dönüm arazi ve hala oturduğumuz evi uygun gördü. Tüm bunlar Girit’te bıraktığımız malların %40′ı kadardır. Kalanı devletin uhdesinde, devletin kasasına kaldı.”
Yağhaneden fabrikaya
Babası Hasan Bey Girit’teki gibi ticaretle uğraşmaya karar verir burada da. Kurduğu sabunhanede dönemin en iyi ustalarını bir araya getirir. Bir süre sonra da yağhanesini kurar. “O zaman yağhanede atla dönüyordu taşlar.” Binayı maliye bakanlığından satın alan Hasan Bey makinelerini de dışarıdan getirir. Bu arada babasıyla çalışmaya başlayan Ali Onay eğitimine devam edemez: “İlkokulu bitirdim, paralı ortaokula gittim ama babam okulu bırakmamı istedi. Çünkü yaşlıydı. “İşlerimizi kim idare edecek?” dedi. Ama çok iyi yetiştim onun yanında. Piyasa adamı oldum.” 1938 yılında babasını kaybeder Ali Onay. “O günlerde babam çağırdı, ‘Bak oğlum ben öleceğim. Annen, kardeşin sana emanet, sen evin büyüğüsün’ dedi ve vefat etti. Tabii annem çok akıllı bir insan, hemen bize sarıldı ve ondan sonra 1940′ta benim askerliğim başladı. O zaman işin başına (babasından kalma yağhane) bir müdür koydum ve askere gittim.” Askerlik dönüşü zeytin yağı fabrikası kurar ve kardeşini de yanına alır.
Bozulan Ekonomi
“Efendim, ben Cumhuriyet Halk Partisi’ne 1944 yılında iktisab ettim, başkan seçildim. Ama 1946 yılından sonra, İnönü’nün verdiği kararla Demokrat Parti kuruldu. Memleket demokrasiye kapıyı aralamaya başladı.” İkinci dünya savaşı yıllarının ardından bir türlü düzelmeyen ülke ekonomisinin olumsuz gidişinden Ali Onay da etkilenir. “İşimizi çeviremedik. Bizim evde olaylar ancak yemekten sonra gündeme gelirdi. Masada annem “Çocuklar dikkat ediyorum sizin bu şartlarda borçlarınıza son vermeniz mümkün değil. Onun için mal satacağız ve borçlarınızı ödeyeceksiniz. Bir insanın onuru zedelenirse piyasada bir daha tutunamaz.”dedi. Ve anneciğim hiçbir şey demeden tıkıt tıkır malını sattı ve biz borçlarımızı kapattık. O zamanın parasıyla 350 bin liraydı borcumuz. Şimdi bir ayakkabıcıya versen almaz. O zaman büyük bir servetti.” Yine bu tarihlerde madencilikle de ilgilenir Ali Bey: “Yine işlerimiz tıkandı. 1949′la 1951 arasında bir ortak bulduk ve haksızlığa uğradım. Madencilikten vazgeçtim.” 1999 yılında doğduğu topraklara Girit’e gider Ali Bey:
“Doğduğum evi, çiftliği aradım. Resmo’da çocukluğuma ait iz bulamadım. Bu beni çok üzdü. Doğrusu doğduğum evi görmek istiyordum. Lozan’da Nüfus Mübadelesi Sözleşmesi imzalandıktan sonra benim orada bir hakkım olmadığını anlayan biriyim. Girit benim doğduğum anam, ama yine de Girit’e en ufak bir nostalji duymuyorum (**)
“Cunda değil Yunda”
Yıllarını verdiği, 80 yıldır yaşadığı Ayvalık ve Alibey Adası’nı çok sever Ali Onay: “Alibey Adası ve Ayvalık, dört başı mamur iki tane küçük şehir. Rumlar 35 bin nüfus diyor, ama ben bunu tenkit ettim. Araştırdım, 20 bindi Ayvalık’ın nüfusu. Alibey Adası’nda büyük sabunhaneler vardı. Bir sürü yağ depoları, beş tane büyük kilisesi, iki tane aile kilisesi vardı ve bunların hepsini hatırlıyorum, içlerine girdim, biliyorum. Eğer o kiliseler ayakta kalmış olsaydı, bugün Alibey Adası bir müze şehir olacaktı. Ayvalık’tan bahseden kitaplarda diyorlar ki, Rumlar kurdu. Benim yaptığım araştırmalarda Ayvalık’ı Türkler kurmuş. Bildiğiniz gibi 1968′den sonra turizme açıldı burası ama şimdi her yer betonlaşıyor. Bir de Cunda Adası var! Türkler buraya Yunda Adası diyorlardı. 1513 yılında Piri Reis buraya geldiği zaman civar adaları gezer. Piri Reis’in neşrettiği kitabında, Yund Adaları der buraya. O günden 1924 yılına kadar Osmanlı’nın bütün yazışmalarında adı böyle geçer. Buraya gelen mübadillerden bir akıllı yahut bilgisiz, oradaki yazışmları yahut belediyedeki kayıtlarda “Yunda”yı “Cunda” okudu. Cunda’yla adanın hiçbir ilgisi yok. Bu bir cehaletin, bir Türk cahilinin ortaya çıkardığı bir sözcük…”
Giritliler daha medeniydi…
“Zirvede yaşadık biz çocukluğumuzu. Mesela karşı komşularımız vardı. Babam hususi çinko tabaklar aldıve anneme yemek pişirtiyordu, onlara her gün yemek veriyordu. Eğlenceler tertip edilirdi. Vals, polka, sirto. Bunları hep Girit’ten getirdik biz. Bu kültürleri İtalyanlar bizimkilere öğretti Girit’te. Biz çok medeniydik. Mesela buraya gelen Midillililerden yalnızca bir tane aile pantolonluydu, diğerleri poturlu (yöresel özellikler taşıyan şalvar). Mesela Birinci Büyük Millet Meclisi’nde çok Giritli vardı. Neden? Medeniydiler, yüksek tahsilleri vardı. Şimdi bakınız, ben hep şunu müdafaa ediyorum, Yunanlar ve Türkler aynı bölgede yaşadıkları için biz ayni taabiyete mensup insanlarız. Kanlarımız karışık, bütün huylarımız benziyor, suratlarımız benziyor. Onun için bu bölgenin insanları mutlaka aralarındaki ihtilafları halledip kardeş gibi geçinmek zorundadırlar. Ve bakınız kardeş gibi geçinmeyi sağlarlarsa harp malzemesine verdikleri trilyonlar halka kalacaktır, bünyede kalacaktır ve bölgenin en kuvvetli iki halkı olacaktır.
(*), (**) Bu iki bölüm Ali Onay’la yapılan bir söyleşinin de yer aldığı, İskender Özsoy’un derlediği Bağlam Yayınları’ndan çıkan “İki Vatan Yorgunları” kitabından alınmıştır.
Not: Bu yazı 7 Eylül 2003 tarihinde Milliyet Gazetesi’nin Pazar Eki’nde yayınlanmıştır. Ali Onay ile yapılan söylesi Türk Tarih Vakfı’nın “Tarihe 1000 Canlı Tanık Projesi” kapsamında gerçekleştirilmiştir.
Danışmanlar: Doç. Dr. Aynur İlyasoğlu, Doç. Dr. Esra Danacıoğlu
Proje Koordinatörü: Gülay Kayacan
Görüşmeyi Yapan: Hakan Koçak
Görüşme Kayıt Süresi: 3 saat
Deşifre Redaksiyon: Sevil Üzrek
Görüntü Kaydı: Tamer Üstel
Yayına Hazırlayan: Tuba Çameli.